Bionic Commando

Mart 01, 2010 :: Posted by - admin :: Category - Aksiyon, Genel

80′li ve 90′lı yıllarda çocuk olanlar için iki tane önemli kahraman vardı. Bu adamların filmleri mutlaka izlenir ve herkes bir şekilde onlara özenirdi. Birincisi, Rambo olarak Sylvester Stallone, diğeri ise Terminator ve Commando rolleriyle Arnold Schwarzenegger. Şimdiler de Sly sarkık kaslarıyla orta yaş bunalımında bir adam. Arnold ise Kaliforniya Valisi olarak tanınıyor. Ama bahsettiğim dönemler de çocuk olanlar onları hep, kasların ve silahların ustası olarak hatırlayacaklar. Tek kişilik ordu furyası bu adamlar, erkeksi tarzları ağır hareketleri az ama cool konuşma teknikleriyle hepimiz için kahraman olmuşlardı. Haliyle bu ikili gayri resmi olarak oyun dünyasına çok konuk oldu. En ünlüleri Contra’ydı. Bu ünlü platform oyunun kapağında resmen Arnold ve Sly’ı görüyorduk. Arnold, Predator filmindeki ünlü sahnelerinden birisiyle, Sly ise Rambo olarak çizilmişti. Diğer ünlü olan ise, konusu ve farklı özellikleriyle Contra’yı sollayacak olan Bionic Commando’ydu. Burada bu iki ünlü oyuncunun tek vücutta birleşmiş halini görüyorduk. Amerikan tarzı asker tıraşı, güneş gözlükleri, kasları ve biyonik koluyla, bu karakter tüm çocukların hayaliydi. Capcom’un bu oyununu diğer rakiplerinden ayıran en büyük özellik ise Spencer’ın biyonik koluydu. Bu sayede, sağa sola tutunup kendimiz yukarı çekebiliyorduk. Ya da sarkaç gibi sallanıp bir platformdan diğerine atlıyorduk. Bu sırada ise, karşımıza çıkan düşman askerlerini vuruyorduk. Bu kolun diğer özelliği ise Spencer’a müthiş bir güç vermesiydi. 80′ler de zaten bir biyonik ve robot furyası vardı. Herkes 2000′li yılarda bu tarz şeylerin çok yaygın olacağını düşünüyordu. Spencer bu koluyla, etraftaki ağır valileri düşmanın kafasına atabiliyordu. Bazı mermileri de durdurabiliyordu. Ancak Bionic Commando’da uzmanlaşmak ve tam zevkiyle oynamak gerçekten çok zordu. O yüzden uzun yıllar oynanmaya devam etti�

Geçtiğimiz yıl bu efsanevi oyunu günümüz grafikleriyle tekrar düzenlenmiş olarak oynama şansımız oldu. Bionic Commando Rearmed adlı oyunda, ilk oyunun tarzı koruyup orijinalliğini bozmayan eklentilerle başarılı bir tekrar yapım (remake) olarak tarihe geçmiş oldu. Aynı zamanda bu, efsanenin geri dönüşünün de habercisiydi. Capcom 20 yıl sonra, Bionic Commando serisinin diriltmeye karar verdi. İlk oyunun devamını anlatan, yeni bir oyun yapılıyordu. Oyun eski günlerin hatırına konsola daha önce çıkartıldı. PC’ler ise uzun bir bekleyişten sonra, bu sıcak yaz günlerinde, maceranın adı Nathan “Rad” Spencer ile tekrar buluşuyor. İlk oyunu tecrübe etmek ve hikayesini öğrenmek için Rearmed’ı tavsiye ederim. Ancak oynamak da ısrar edenler için ilk oyunun hikayesi kısaca şöyleydi. Commando oyunun kahramanı Super Joe, gizli bir görevdeyken kaybolur. Onu kurtarmak ve Imperial kuvvetlerinin ne yaptığını bulmak, FSA’nın (Federal States of America) yeni silahı süper asker Nathan Spencer’a verilmiştir. Ünlü Bionic Commando’muz göreve böyle başlar. Ancak ilerledikçe, hem FSA ile yaptığımız telsiz konuşmaları hem de düşmanın bilgisayarlarını hackleyerek öğrendiğimiz bilgilere göre, Imperial’lar Project Albatros kod adlı bir deney üzerinde çalışmaktadır. Zamanla Spencer bu projenin aslında Imperial’ın ünlü lideri, Master-D’yi diriltmeyi hedeflediğini öğrenir. Bundan sonra ise görevi arama kurtarmadan çok, esas gücünü test edebileceği bir bul ve yok et görevi haline gelir� Oyunun orijinal Japon sürümünde Imperial’lar Nazi İmparatorluğu, Master- D ise Hitler’in ta kendisiyiydi. Ancak Batı’da bu hikaye çok fazla tepki alınca, Capcom olayı Nazi’leri ve Hitler’i anımsatan kurgusal yeni isimlerle değiştirmeye karar verdi. Böylece tüm dünyaya yayılan ikinci versiyonla birlikte, her şey de değişmiş oldu.

Eski dostta yeni imaj

Nat Spencer, orijinal oyunda tam bir 80′ler tipiydi. Kamando pantolonu, saç stili, hafif ukala gülüşü, güneş gözlüğüyle birlikte o yılların aksiyon filmlerinden fırlamış gibiydi. Yeni oyundaki Spencer ise karakter tasarımı olarak günümüze aktarılmış. Artık daha hırçın ve günümüz insanı gibi halinden memnun olmayan bir tipi var. Saçları uzun ve rasta modelinde olmuş. Güneş gözlüğü takmıyor, yüzündeni ukala gülüşü kaybolmuş, yerine daha vahşi bir tipi var. Bu haliyle, Kurt Russel’ın hayat verdiği Snake Plissken karakterine benziyor. Ayrıca tipinde hafiften bir Lost’un Sawyer’ını andırma da var (bana Orlando Bloom’u anımsatıyor nedense? – Emre Acar). Nathan en son Master-D’yi yenmiş ve FSA için bir kahraman haline gelmişti. Ancak yeni oyunda, her şey çok daha farklı bir yerden başlıyor. Artık oyun daha karanlık bir ortama sahip. Spencer, emire itaatsizlikten dolayı hak etmediği halde hapishaneye atılmış ve orada idam edileceği günü bekliyor. Kolu kendinden alınmış. Bir zamanlar kahraman görünen ve imrenilen biyonik askerler artık, kendi devletleri tarafından istenmiyor. Kukla halkta hükümetin bu dediklerini düşünüp, biyoniklerin gücünden korkmuşlar ve sonuçta Biyonik Avı başlamış. Biyonik parçalara sahip olanlar, bulunduğu yerde yok edilmiş ya da bu parçalardan kurtulmaya zorlanmış. Böyle bir dönemde, Super Joe’nun başında olduğu T.A.S.C yetkisiz göstermelik bir birim. Esas amaçları, biyonik askerler yaratıp eğitmekten şimdi Joe üstün yetkili ama hiçbir işe yaramayan bir birimin başı

Bu karanlık dönem, kendi sorunlarını da yaratmış, dünyanın başı artık Bio-Reign adlı terörist grupla dertte. Adından da anlaşıldığı gibi, bunlar biyonik parçalara sahip insanlardan oluşan bir grup. İçlerinde eski, T.A.S.C elemanları ve Imperial askerleri de var. Ascension şehrinin Bio-Reign teröristleri tarafından bombalanmasından sonra Spencer’a tekrar ihtiyaç duyulur. Spencer da bir zamanlar ihanete uğradığı hükümetine vatanseverlik ve kişisel nedenlerden dolayı tekrar hizmet etmeye karar verir. İşte böylece yeni nesil Bionic Commando maceramızda başlamış oluyor. Spencer oyuna biyonik kolu olmadan başlıyor. Yapımcılar bu kolun değerini daha iyi anlayalım diye böyle bir şey yapmışlar çok belli. Ama hala senaryo gereği, göreve bir askeri en büyük silahından mahsur yolluyorlar anlamış değilim. Ascension Şehrinin yıkıntılara arasında oyuna başlıyoruz. İlk görevimiz, Spencer’ın biyonik kolunu bulmak. Sıradan bir TPS oyunundaki aksiyonları yaptıktan sonra, kola ulaşıyoruz ve esas macera da başlıyor. Bundan sonra oyunun esaslı bir eğitim bölümü var. Bazı oyunlar da eğitim bölümü öylesine yapılmıştır tam anlamıyla bir şey öğretmez. Ancak Bionic Comando’nun yapımcısı Grin oyunu tam anlamıyla öğreten bir eğitim bölümü hazırlamış. Ancak bu eğitim bölümünde yapabildiğimiz her şeyi, oyun sırasında hemen yapamıyoruz. Çünkü oyunda bir çeşit gelişme sistemi var. Mantıklı bir açıklamayla bu olayı senaryoya da uygun hale getirmişler. Mekanik kol sayesinde oyunda görebildiğimiz hemen her şey ile etkileşime geçiyoruz. TPS oyunlar da pek alışık olmadığımız bu özgürlük oyuncuyu etkiliyor. Üstelik fare sayesinde, oyunun kontrolleri konsol versiyonlarına kıyasla çok daha başarılı. Spencer fare ile işaretlediğimiz her yere, koluyla tutunabiliyor. Buralara kendini çekebiliyor. Aynı şekilde direk ya da reklam tabelası gibi şeylere de tutunup burada sallanabiliyoruz. Orijinal oyunun en büyük özelliği yeni nesilde de devam ediyor. Rearmed’daki gibi sarkaç misali sallanırken, fiziki kanunlara uymamız lazım. Bir yere ulaşmak için ya da daya yükseğe sıçramak için sallandıktan sonra, bu hareketten aldığımız gücü kullanmamız lazım. Kısacası, sallanmanın verdiği güç ile çok daha uzaklara sıçrayabiliyoruz. Dev haritalar ve yıkık şehirler de dolaşmamıza rağmen, oyun eski platform tadından hiçbir şey kaybetmemiş. Havada asılı balonlar, ağaçlar, reklam panolarıyla birlikte oyun hala platform gibi duruyor. Bir süre sonra kontrollere alışında, yaptığımız hareketler oyunu, çok zevkli hale getiriyor. Binadan binaya sallanmak oradan oraya zıplamak o kadar zevkli ki, bazen dövüşmeyi bırakıp sırf bu hareketleri yapmak için oradan oraya sallanıp durdum� Bu sefer Spencer’ın karşısında tam dişine göre düşmanlar var. Teröristler aynı onun gibi, biyonik parçalara sahip. Haliyle onlarla dövüşmek hem zor hem de bir o kadar zevkli. Super Joe bu oyunda bizi yönlendiren kişi olmuş. Bol bol telsiz konuşmasıyla, gideceğimiz yerleri anlatırken aynı şekilde bizi senaryo konusunda bilgilendiriyor.

Savaş bittiğinde askerlere ne olur?

Bionic Commando’da bol aksiyon az diyalog ve video mantığı var. Hikayeyi öğrenmek isteyenler için, yapımcılar telsiz konuşmaları ve etraftaki terminalleri hackleme özellikleri koymuşlar. Terminal hackleme oyunda en çok yapacağımız işlerden birisi. Bunu yapmak için, kolumuzu terminale fırlatıyoruz. Daha sonra da ekranda çıkan hackleme tuşuna basıyoruz. Bu sayede, cihaz etkisiz hale getirilmiş oluyor. Cihazı hackleyince aynı zamanda, düşmanın iletişim ağına da girmiş oluyoruz. Burada senaryoyla ilgili bilgileri öğreneceğimiz düşmanın yazışmalarını ve talimatlarını okuyabiliyoruz. Bionic Commando’da konu arka planda gözükebilir ama kesinlikle yetersiz değil. Aksine çok doyurucu ve merak uyandırıcı bir konu var. Telsiz konuşmalarıyla yapımcılar oyuna, eski savaş filmlerinin tadını koymaya çalışmışlar. Spencer ile Super Joe’nun konuşmaları, geçmişle ilgili hesaplaşmalar, vatanseverlik, ihanet ve ilk iki oyun arasındaki boşlukları doldurma gibi birçok konuyu işliyor. Konuşmaları sayesinde Spencer hareket edebildiği için, ben konu monu anlamam aksiyon isterim diyen oyuncular da oyundan gayet memnun olacaklar. Tam tersi düşünen ve oyunların konusuna hayran oyuncular ise bu ciddi ve dramatik ortamdan çok büyük zevk alacaklar. 20 yıl önce kim bu gayet erkeksi ve kaya gibi adamın büyük bir dramın parçası olacağını düşünebilirdi ki? Geçen zamanla birlikte aksiyon kahramanlarının da görevleri artmaya başladı. Eskiden kaslarını gösterip, silahla onu bunu vururlarken ve bunu yaparken umursamazca gülümserken, şimdi hikayeleriyle de insanları etkilemek zorundalar�

Oyun her bakımdan yeni bir seri yaratma hedefinde olduğunu gösteriyor. Bionic Commando’da aksiyon dolu anlar yaşarken, bir yandan ise ilk oyunun öncesini anlatan dokümanlara ve konuşmalara tanık oluyoruz. Spencer’ın bu kola nasıl sahip olduğu ve tüm ülkenin sevdiği bir kahramanken nasılda gözden düştüğünü, film gibi bir senaryoyla öğreniyoruz. Hatta bu konuda oyunda bir espri bile var. Bir yerde Spencer’ın ve ilk oyundaki kahramanların dev heykelleriyle karşılaşıyoruz. Özellikle Spencer’ın heykelinde yazan “Kahramanlığın modası asla geçmez” sözü çok iyi bir gönderme olmuş. Bionic Commando’ya hem kendi hükümeti hem de teröristler tarafından hain gözüyle bakılıyor. Teröristler Biyonik Avı’na rağmen, hala hükümetin yanında olduğu için, FSA ise emirlere uymadığı için Spencer’a bu lakabı uygun görmüşler. Bu dramatik ve karanlık ortam oyuna en iyi şekilde yansıtılmış. Karşımızda harabeye dönmüş koca bir şehir var. Bu şehirde av ya da avcı olmak sizin yaratıcılığınıza bakıyor�

Bionic Commando’nun yarı serbest bir oynanış tarzı var. Kolun özellikleri ve platform tarzı dövüşler için en yaratıcı şekilde uygulanmış. Kolun güçlerini açmak ve daha güçlü olmak için öncellikle oyunun bize sunduğu challange görevlerini bitirmek lazım. Bunları yaptıkça, Spencer daha etkili bir ölüm makinesi hale geliyor. Kahramanımız üç tane silah türü kullanabiliyor. Birincisi sürekli elinde olan, tabanca diğeri ise FSA tarafından arada bir yollanan silahlar. Son olarak el bombalarıyla düşmanın korkulu rüyaları oluyoruz. Ancak oyuna alışana kadar düşman korkulu rüyamız oluyor. Joe’nun yolladığı silahlar, tasarım olarak müthiş. Ancak belirli zamanlar da bir kapsül ile atılıyor. Bu silahlar, Super Joe’nun orijinal karakteri olduğu Commando oyunundan kalma, makineli tüfek, müthiş yaratıcı bir tasarıma sahip pompalı tüfek, bomba fırlatan tüfek, olmazsa olmaz sniper ve roket atar. Bu silahlar belki her oyunda var ancak Bionic Commando’daki yaratıcı tasarımları sayesinde, bazılarını ilk kez kullanmış gibi olacaksınız. Özellikle, 5-6 kişiye aynı anda kilitlenip onları öldürebilen roket atar oyundaki en etkili ama bir o kadar da az bulunan silah. Ne yazık ki, senaryo gereği oyunda mermiler çok az bulunuyor. O yüzden onları deli gibi etrafa saçma yerine, tek tek sayıp altın gibi kullanmak lazım. Nişan alma sistemini daha iyi hale getirmek için Grin’in bu yıl içinde çıkan oyunlarında bulunan, yakınlaşma sistemi Bionic Commando’ya da eklenmiş. Ancak Wanted ve Terminator Salvation’dan farklı olarak Spencer her istediği yerde ve zamanda nişan alabiliyor. Diğer oyunlar da siper gerekliydi. Gelelim kolun özelliklerine. Biyonik kolumuz aslında oyundaki en etkili ve güçlü silah. Bu kol sayesinde, düşmanları kendimize çekip onları rahatça öldürebiliyoruz. Aynı şekilde tam tersini yapıp, kendimizi düşmana hızlı şekilde çekip ağırlığımızla ezilip ölmesini sağlayabiliyoruz. Etraftaki, taş, araba, metal eşya, kutu ve hatta düşmanların cesetleri gibi her türlü şeyi, kolumuzla havaya fırlatıp, sonra da ona havada tekrar vurup düşmanların üzerine atabiliyoruz. Bu hareketi yapması ve izlemesi, yazmasından daha zevkli diyebilirim. Aynı şekilde uzaktaki eşyayı, kolumuzla havaya kaldırıp, düşmanların üzerine fırlatabiliyoruz. Arabaları ve cesetleri, insanların üzerine fırlatmak pek düzgün bir davranış olmasa da oldukça zevkli oluyor. Özellikle düşmanları kendi üstlerinden düşen eşyalarla öldürmek oyunda en çok hoşuma giden şeydi. Bu tarz bir ayrıntıyı yapabileceğimiz çok fazla oyun yok�

Oyunun yarı serbest bir sistemi olduğunu söylemiştim. Spencer neredeyse yenilmez bir karakter. Ancak, radyasyon ve su ona mermilerden bile çok zarar veriyor. Bu iki maddeye yaklaştığı an hemen ölüyor. Tamam yapımcılar, görünmez duvar taktiği olarak radyasyonu oyuna koymuşlar. Ancak bazen öyle komik şeyler oluyor ki insanın oyuna olan bağlılığı kopuyor. Suya düşünce kolunun ağırlığından dolayı, Spencer boğulmaya başlıyor. Bu can sıkıcı olaylar dışında düşmanla istediğimiz gibi dövüşebiliyoruz. Koca şehir bizim için bir av alanı. Etrafımız düşmanlar tarafından sarılınca, en yüksek yere tırmanıp sonra onların üzerine atlayabiliyoruz. Spencer yüksekten düşünce ölmüyor, ancak özel hareketi sayesinde, düşmanları ezip öldürebiliyor. Aynı şekilde kolumuzla bir yere tutunup, sallanarak düşman mermilerinin hedeflerinden kaçabiliyoruz. Ancak, bizim de düşmanı vurmamız zorlaşıyor. Her daim Kara Murat gibi düşmana direk saldırmak zorunda değiliz. Kurnazlık yapıp, etraftan dolaşıp onlara pusu kurabiliyoruz. Ya da yüksek bir yere tutunup, kafalarına bomba atarak da bu işi halledebiliyoruz. Daha önce dediğim gibi, bu konu tamamıyla oyuncunun, yaratıcılığına bırakılmış. Özellikle Boss savaşları, Bionic Commando’nun en sinir bozucu ve zevkli anlarını yaşamınızı sağlıyor. Her Boss’u yenmek için özel bir taktiğe ihtiyacımız var. Bazılarını sadece kolumuzla, bazılarını silahla, bazılarını da her ikisiyle öldürebiliyoruz. Ancak çoğu yer de oyun bizden çeviklik bekliyor. Buna rağmen Spencer hiç de çevik bir karakter değil. Üstelik sağda solda takılı da kalabiliyor. Özellikle çeviklik ve hız gerektiren yerlerde bunun olması, gerçekten can sıkıcı�

Oyunun en büyük eksisi, kayıt sisteminin olmamasından kaynaklanıyor. Bunun yerine eski usul checkpoint sistemi kullanılmış. Yani her istediğimiz yerde oyunu kaydetmek yerine, belirli yerlerde oyun kendini kaydediyor. Konsolcular buna alışık ama bari PC versiyonunda yapımcılar düzgün bir save sistemi koysaymış. İlk oyundaki gibi, etrafta özel eşyalar topluyoruz. Bunların hepsini toplarsa, oyunla ilgili ekstra özellikler açılıyor. Ancak bu eşyalar öyle sapa ve ölümcül yerlerdeki, almak için bayağı uğraşmak gerekiyor. Normalde bu sorun değil hatta oradan oraya atladığımız için daha da eğlenceli olmalı. Ama save sistemi olmayınca tam bir işkence oluyor. Çünkü, 15-20 dakika uğraşıp, tüm adamları türlü türlü aksiyonla öldürdükten sonra, bir tane koleksiyon simgesinin almak için ölüyoruz. Bu genelde, radyasyon yüzünden oluyor, serpintili bölgeye kazayla yaklaşınca, kaçana kadar ölmüş oluyoruz. Peki ölünce ne oluyor? O 15-20 dakikalık aksiyonun başına dönüyoruz. Bir de bu ölümlerin, oyunun sistemi yüzünden olması insanı iyice kızdırıyor. Spencer yeterince çevik olmadığı için, tek bir düşman tarafından öldürülmek çok sinir bozucu. Mesela, ben bir bossu bayağı uğraşıp öldürdüm, ancak boss yere devrilirken üzerime düştü. Bu hareket sorunu yüzünden kaçamadığım için, boss ile tekrar dövüşmek zorunda kaldım. Kayıt sistemi oyunun hak ettiğinin çok altında değer görmesini sağlıyor. Bionic Commando grafik olarak müthiş özelliklere sahip. Mekanların tasarımı çok etkileyici, her yer iç karartıcı harabelerden oluşuyor. Ancak batan ve doğan güneş, akarsular, kızıl gök yüzü gibi müthiş doğa olayları bu karamsarlığı bozuyor. Bunlar o kadar iyi yansıtılmış ki, çoğu zaman oynamayı bırakıp bu doğa olaylarını izledim. Uzaktaki şeylerin daha bulanık görünmesi, hızlı aksiyon sahnelerinde, etrafı net görememek gibi detaylar oyunu çok daha zevkli kılıyor. Özellikle, aksiyon sahneleri ve eşya fırlatmada fizik kurallarının geçerli olması, yapımcıların ne kadarda uğraş verdiğinin göstergesi. Bionic Comando PC’ye gerçekten yeni nesil grafiklerle çıkan nadir oyunlardan. Spencer’ın biyonik kolundaki detaylardan, şelaledeki ışıltıya kadar bunu fark edebiliyoruz. Özellikle yağmurlu bir bölüm var ki, hem grafik hem tasarım hem de ses efektleri olarak, oynayanı zevkten dört köşe yapıyor. Seslendirmeler çok başarılı olmuş. Spencer’ı Faith No More solisti Mike Patton tarafından seslendirilmiş. Tam bir oyun hayranı olan Patton müthiş bir iş çıkartmış. Spencer’ın hem vahşi hem de duygusal yanları çok iyi yansıtılmış. Özellikle, gökdelenden düşmanların üzerinde atlarken, karakterin attığı çığlık insanı savaşmak için daha da istekli hale getiriyor. Super Joe ise en çok Wolverine’in sesi olarak bildiğimiz Steven Blum’a ait. Blum erkeksi ve sert karakter ses tonunu yine en iyi şekilde başarmış. Oyunun müzikleri ise, ortamla son derece uyumlu ve oyuncuyu içine çekiyor. Özellikle aksiyon sahnelerinde çalan bir müzik var ki, insanı daha fazla aksiyon için yalvartıyor. Bionic Commando yeni nesil macerasını, bazı sinir bozucu eksiklikleri olmasına rağmen, gayet başarılı bir şekilde tamamladı. Aksiyon sahneleri, konusu, yaratıcı özellikleri, müzikleri ve seslendirmeleriyle birlikte yılın en iyi oyunlardan birisi. Özellikle 80′lerin günümüzle buluşması konusunda yapımcılar çok iyi bir iş çıkartmış. Spencer günümüz aksiyon oyuncuları gibi davranırken 80′lerde kalma şekilde silahını karizmatik ve umursamazca kullanmaya devam ediyor. Bu tarz ufak ayrıntılar, oyunları sanat olarak görenleri mest edecek halde. Oyun bir yandan yeni bir serinin işaretlerini verirken öteki yandan eski defterleri kapattık da diyor. Umarım, Bionic Commando yeni bir seriyle devam eder. Aksiyon seven herkesin kesinlikle denemesi gereken bir oyun.

Trine Game İnceleme

Mart 01, 2010 :: Posted by - admin :: Category - Aksiyon, Genel

Ateş topu büyüsü yapamayan büyücüye ben büyücü demem!

Trine’ı fizik kuralları ile haşır neşir olduğunuz ve birbirinden farklı yeteneklere sahip olan 3 karakteri yönettiğiniz bir platform oyunu olarak kısaca tanımlayabiliriz. Oyun hırsız, büyücü ve şövalye olan 3 kahramanın, krallığı kötülüklerden kurtarmak için Trine adlı esrarengiz bir alete hapsolmalarını konu alıyor (evet, bunu kendileri bile ilk başta bilmiyorlar). Oyun boyunca krallığın türlü yerlerini gezip kötülüklerle savaşmalı ve sonunda ise tüm kötülüğü yok edip Trine adlı aletten kurtulmalısınız. Her ne kadar hikaye olarak oyun pek iyi sayılmasa da (aslında hikayenin bölümler boyunca bizlere 3. bir şahıs tarafından bize anlatılmasını beğendiğimi söyleyebilirim) diğer yönleri ile bu açığı rahatça kapatmayı başarıyor.

Trine’ı oynanış olarak ilk (ve ikinci) Prince of Persia ile Flashback’in karışımı olarak nitelendirebiliriz. 2 boyutlu bir düzlemde kahramanlarınızı hareket ettiriyorsunuz ve türlü bulmacaları çözüp, yaratıklarla savaşarak bölüm sonuna ulaşmaya çalışıyorsunuz. Eğer oyunu tek başınıza oynuyorsanız 3 karakterden birini oyun esnasında istediğiniz zaman saçebiliyor ve onu yönetebiliyorsunuz. Her karakterin kendine ait sağlık ve büyü göstergesi bulunuyor yani bunlar ortak değil. Böylece eğer bir karakter ölmek üzereyse anında diğer karaktere geçip oyuna rahatça devam edebiliyorsunuz. Üç karakterin de kendine has özellikleri bulunuyor; hırsız ok atma ve kancasıyla tavandan tavana sallanma ve atlama özelliğine sahipken, şövalye kılıç ve balyoz kullanıp eşyaları fırlatabiliyor. Büyücü ise türlü eşyalar oluşturup onları üst üste dizebiliyor ve eşyaları büyü ile hareket ettirebiliyor. Oyunun yapımcıları oyunun bölümlerini hem görsel olarak hem de bu üç karakterin özelliklerine göre öyle bir zekayla oluşturmuşlar ki insan ister istemez hayrete düşüyor. Tüm bölümler boyunca tüm karakterleri kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Fizik kuralları ve efektleri de oyunun her yanına yayılmış durumda ve sadece görsel açıdan insanları tatmin etmek için oyuna konulmamışlar. Mesela karşınıza 5 tane iskelet çıktı diyelim, onları ya şövalye ile tek tek keserek öldürebilirsiniz veya büyücü ile havada uzun bir blok oluşturup üzerlerine düşmesini sağlayıp öldürebilirsiniz. Hatta ve hatta büyücü ile bir üçgen blok oluşturup, hırsızın oku ile onu yakıp tüm iskeletleri patlatabilirsiniz. Yani oyunun oynanışı tamamiyle size bağlı, her zaman farklı türlü taktikler deneyebiliyorsunuz bu da oyunun ömrünü uzatıyor.

RPG özellikleri de var daha ne olsun?

Trine’da RPG özellikleri de bulunuyor. Bölümlerde bulunan yaratıkları öldürdükçe ve yeşil iksir şişelerini topladıkça seviye atlıyorsunuz ve karakterlerinize yeni özellikler satın alabiliyorsunuz. Ayrıca oyunda bulunan gizli sandıklarda yeteneklerinizi arttıran ve karakterlerinize yeni özellikler ekleyen eşyalar da bulunuyor. O yüzden bölümlerdeki bu gizli sandıkları bulmaya özen gösterin (benim gibi oyunu 10 kere bitirerek tüm gizleri bulmaya da çalışabilirsiniz tabii ki).

Co-Op var ama tek bilgisayar üzerinde

Gelelim oyunun çoklu özelliklerine; Trine’ı aynı bilgisayar üzerinden 3 kişi ile oynayabiliyorsunuz. Yani bir kişi hırsız, diğeri şövalye, diğer ise büyücü olabiliyor. Oyunu Co-Op olarak oynamak tamamen farklı bir deneyime dönüşüyor. Büyücü ile yıkılmış köprüleri kaldırırken, diğer karakterler ile o köprünün üzerinden geçebiliyorsunuz. Veya gene büyücü bir eşyayı diğer karakterler üzerindeyken kaldırabiliyor ve onların uçmasını sağlayabiliyor. Ancak dediğim gibi bunu aynı bilgisayar üzerinden yapabiliyorsunuz. Yani oyunda herhangi bir online Co-Op özelliği bulunmuyor, bu da oyunun bana göre tek eksiği (tabii yapımcı firma buna gerekçe olarak imkanlarının yeterince olmadığını ve oyunun satışı iyi olursa bir yama ile online Co-Op’un da oyuna eklenebileceğini belirtiyorlar. İnşallah dedikleri gibi olur da oyunu İnternet üzerinden arkadaşlarımızla oynayabiliriz). Neyse ki oyun birden fazla klavye ve fareyi destekliyor, yani bilgisayarınıza 3 tane klavye ve fare takarak 3 farklı karakteri de arkadaşlarınızla yönetebilirsiniz. Tabii ki oyunda gamepad desteği de bulunuyor.

Grafikler şahane, müzikler ise klasik

Trine’ın grafikleri ise tamamen sanat eseri niteliğinde. Oyunu oynarken zaman zaman durup arka planı izliyorsunuz ve rahatlıyorsunuz. Stresli bir günden sonra Trine’ı oynamak inanın insanı çok ama çok rahatlatıyor. Trine, Braid’den sonra gördüğüm en iyi arka plan temalarına sahip. Her bölümün de kendine has bir yapısı bulunuyor, bir bölümde ormanlarda dolaşırken, bir bölümde ise karanlık zindanlarda dolaşıyorsunuz. Kısacası Trine grafik olarak da istenen herşeyi veriyor ve kusursuz olduğunu kanıtlıyor. Tabii grafikleri sonuna dayamak için çok güçlü bir bilgisayara ihtiyacınız olduğunu da belirteyim, aslında oyun sistem seçiyor diyebilirim. Kimi bilgisayarlarda çok iyi çalışırken, kimilerinde çok kötü çalıştığı da olabiliyor. O yüzden almadan önce demosunu denemenizi öneririm.

Gelelim sesler ve müziklere; sesler açısından pek birşey söylemek istemiyorum ama yerli yerinde kullanılmışlar ve kulak tırmalamıyorlar. Oyunun müzikleri ise oynanış ve grafiklerde olduğu gibi mükemmeller. Her bölümde farklı bir müzik çalıyor ve insanı etkiliyor. Zaman zaman sırf oyunun müziklerini dinlemek için bile oyunu açtığım oldu. Müzikleri Ari Pulkkinen’in bestelediğini de hatırlatayım.

Trine’ı mutlaka alın ve aldırın!

Oyunu ve oyunda bulunan özellikleri sizlere kısaca aktardığımı düşünüyorum. Bunların haricinde Trine’da (eğer Steam üzerinden satın alırsanız) 30 Steam ödülü de (Steam Achievements) bulunuyor. Eğer sizler de ödül avcıysanız bu sizin için iyi bir haber olsa gerek. Ayrıca oyunda 15 birbirinden tamamiyle farklı bölüm bulunuyor ve oyunu ilk kez bitirmek yaklaşık olarak 8 saatinizi alabiliyor. Trine’ın eksikliklerini ise dediğim gibi hikayenin klişe olması, sistem seçmesi, zaman zaman görülebilen hatalar ve saç baş yolduran son bölüm (bu sadece bir oyun yahu bu kadar zor yapmaya ne gerek var?) olarak nitelendirebilirim. Bunların haricinde karşınızda tam bir şahaser ve parasını tamamiyle hak eden bir oyun duruyor, eğer eski platform oyunlarını özlediyseniz ve yeni oyunlar size itici geliyorsa bu oyunu mutlaka deneyin derim (bu arada yazıyı hazırlarken dinlemeden duramadığım Lene Marlin’den “Here We Are” adlı şarkıyı da dinlemenizi öneririm). Oyun oynayacağım diye kendi hayatınızı unutmayın. Herkese iyi oyunlar.

Harry Potter and the Half-Blood Prince

Mart 01, 2010 :: Posted by - admin :: Category - Aksiyon, Genel

Çok az çocuk okulların açılmasına sevinir. Büyük çoğunluğa eğlenceli yaz tatilini bırakıp sıkıcı okullara dönmek zor gelir. Ancak Hogwards’da okusalardı eminim hepsi, tatili değil de okulun açılmasını bekleyeceklerdi. Harry Potter kendine fantastik edebiyat ve sinemada özel bir yer edindi. Bunda Hogwards’ın çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Her birimiz belki kahramanca işler yapmadık, büyük stres altına girmedik ancak herkes okul sıralarından bir kez geçti. Hogwards’ın büyülü ve uçuk yapısı derslerden sıkılan her öğrencinin hayali. Kitabın hayranları sinemadaki Hogwards’ı hiçbir zaman yeterli bulmadılar. Onlar hayal ettikleri Hogwards’da dolaşmak istiyorlardı. Bu sıkıntılı sesleri oyun dünyası duydu ve fanları mutlu edecek Harry Potter oyunları yaptı. Filmlerin aksine, Harry Potter oyunları giderek daha iyi olan ve hatalarından ders alan bir seriye sahip. Tek kötü yanları sadece filmlerle birlikte ortaya çıkıyorlar, çoğu zaman ise filmler gösterimden kalktığında onlarda ortadan kayboluyorlar. Genelde film oyunlarına karşı oyun severlerin büyük bir tepkisi vardı. Ön yargıyla yaklaşırlar, ancak Harry Potter oyunları bunu hep tersine çevirmeye başladı. İlk başta daha çok çocuklara yönelik, içeriği bulmaca dolu basit oyunlar olarak başlayan seri giderek daha karanlık tonlara sahip olmaya başladı. Ana hikayenin de her kitapta pastel tonlarından kurtulmasıyla oyunlar giderek kendini aşmaya başladılar. İlk üç oyun, çocukların hoşça vakit geçireceği eğlenceli oyunlardı. Serinin yaşları daha büyük oyuncular üzerindeki potansiyelini gören yapımcılar, yavaş yavaş onları da mutlu etmenin yolunu bulmaya çalıştılar…

Ateş Kadehi’nin oyunuyla birlikte, Harry Potter oyunlarının da imajı değişti. Daha ciddi, daha aksiyonlu ve bulmacılı bir hal aldı. Özellikle Ateş Kadehi’nin iki kişiyle oynanabilmesi ona ayrı bir zevk katıyordu. Oyunda Hogwards’ın içinde dolaşabilmek ayrı bir zevkti. Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın oyunuyla birlikte serinin takipçileri hayal ettikleri ortama biraz daha yaklaşmış oldu. Oyunda özgür büyü yapma sistemi ve Hogwards’ın içinde sınırsız dolaşma gibi özellikler bulunuyordu. Ancak bunun da kendi içerisinde bazı sorunları vardı. Artık oyunda sadece Harry’i kontrol etmek zorundaydık. Co-op özellikleri oyundan kaldırılmıştı. Gelişmiş grafikler göz boyuyordu ama aynı zamanda hatalar da yaratıyordu. Büyü sistemi müthiş olmasına rağmen, kontrol sorunları yaşatıyordu. Dev Hogwards’ın içinde dolaşmak birçok oyuncu için kafa karıştırıcı gelmişti. Acemi oyuncular görevlerin yerlerini bulamıyordu. Böyle geniş bir oyunda hata olması normaldir. Ancak Order of the Phoenix’in oyununda oynanışı etkileyen çok ciddi hatalar da vardı. Artı ve eksi yanlarının aynı derecede büyük olduğu az sayıdaki oyundan biriydi. Bu yüzden oyun hak ettiği değere ulaşamadığı gibi, aynı şekilde müthiş bir beğeni de topladı. Kısacası, olumlu yanını görmek isteyen bu tarafa olumsuzları görmek isteyenler ise öbür tarafa yönlendi. Yine bir Harry Potter filmi gösterimde ve yine bir film oyunuyla karşınızdayız. Harry Potter and the Half Blood Prince (Melez Prens) oyunu acaba kendinden önce gelenlerin mirasını iyi şekilde taşıyabilecek mi? Yoksa adına güvenip sadece satış amaçlı için boş bir oyun mu olmuş?

Oyun yapmak büyü yapmaya benzemez

Serinin bir önceki oyunu kendine has özelliklere sahipti. Hogwards’da derslere girip, etrafta dolaşıyorduk. Ünlü karakterleri günlük işlerini yaparken izliyorduk. Sağda solda dolaşan öğrencilerle sohbet etme ve onlara yardım etme gibi aktiviteler de yapılabiliyordu. Melez Prens’in oyunu Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın neredeyse aynısı olmuş. Bazı eklemeler ve çıkartmalar var. Klasik bir “EA bunu her zaman yapıyor” vakasıyla karşı karşıyayız. Order of the Phoenix oyunu müthiş bir serbestlik sunduğu gibi aynı zamanda müthiş hatalar da barındırıyordu. Dövüşler zordu, kamera açıları çok kötüydü. Serbest büyü yapma sistemi müthişti ama hatalar yüzünden fare ile yanlış büyüler yapmak çok olağandı. Harry sürekli sağa sola takılıyordu. Bunlar bir önceki oyunun başlıca sorunlarıydı. Anlaşılan yapımcılar da bu sorunları fark etmiş ve yeni oyunlarında durumu çözmeye çalışmışlar. Önceki oyuna kıyasla birçok sorun çözülmüş ama hepsinin de bir bedeli var�

Half-Blood Prince ilk olarak elimizden serbestlik hissini almış. Zümrüdüanka’da kitaplardan ve filmlerden hatırlayacağımız büyülü bir haritaya sahiptik. Bu büyülü harita belirli sözlerle açılıyordu. Özelliği ise Hogwards’da bulunan her odayı ve yaşayan herkesi göstermesiydi. Oyuna bu sistem çok iyi şekilde oturtulmuştu. Haritadan istediğimiz yeri seçiyorduk ve yerde beliren ayak izlerini takip edip istediğimiz yere gidebiliyorduk. Melez Prens’de bu sistem kaldırılmış. Onun yerine level (bölüm) bazlı bir sistem gelmiş. Kocaman bir okul içerisindeyiz ama yapacaklarımız sınırlı. Birileri Harry’e ne yapması gerektiğini söylüyor, biz oraya gidip o görevi yapıyoruz. Koca okulun tek faydası bu bölümler arasında dolaşıp etrafı izlemek. Anlaşılan bir önceki oyunda, hayatlarında sadece Harry Potter oynayan kişiler özgürlük konusunda bayağı sorun yaşamışlar. Etrafta bol bol kaybolup yapımcıların başını şişirmişler ki, onlar da bu sistemden vazgeçmiş. Yerine bizi gideceğimiz yere kadar götüren bir hayalet koymuşlar. Görevimizin olduğu yere gitmek için bu hayaleti çağırıyoruz. Hayalet gerekli yerlere bizi götürüyor. Hayaletin animasyonu hoş olmuş, yolda yaptığı muhabbetler komik ve Harry Potter sevenlerin hoşuna gidecek cinsten. Bir önceki oyunda, Hogwards’ın her yerinde gizli odalar ve eşyalar vardı. Onları bularak bonuslar açabiliyorduk. Ne yazık ki bu sistem de kaldırılmış. Yine etraftan bir şeyler topluyoruz ama çok basit bir şekilde. Sağda solda parlayan eşyalar var onların yanından geçerken farenin sol tuşuna basarsak bizlere mini kalkanlar veriyor. Bir de okulda gizli büyük kalkanlar var. Bunlar duvarlarda asılı ya da bir şeyin arkasında saklı. Çok basit büyülerle onları alıp biriktirebiliyoruz. Peki, karşılığında ne alıyoruz? Sadece Harry biraz daha güçleniyor. Oysaki bir önceki oyunda, bu tarz gizli eşyaları bulunca, film ve oyunla ilgili birçok video açılıyordu�

Neden sürekli bir önceki oyunla kıyasladığımı sorabilirsiniz, bunun en büyük nedeni eski oyunun ısıtılıp tekrar sunulması. Tabii yapımcılar, bunu yaparken içine farklı soslar ve baharatlar katmayı ihmal etmemiş. İşte Melez Prens’i oynanmaya değer yapanlar da bunlar. Öncellikle kamera açıları değiştirilmiş. İlk oyundaki gibi her şey bir birine girmiyor. Bu yenilik oynanış kalitesini fazlasıyla artırmış. Harry bir önceki oyuna kıyasla sağa sola daha az takılıyor. Büyüler ve görevler de daha düzenli bir hale getirilmiş.

Melez oyun

Büyücü bir karakteri baz alan ve büyücülük okulunda geçen bir oyun için en önemli şey büyü sistemidir. Bir önceki oyunda Black & White’dan hatırlayacağımız bir büyü sistemi vardı. Yani büyü yapmak için tuşlara basmak yerine, fare ile asamızı sallıyorduk. Sağa sola sallayınca ayrı büyü, yukarı aşağıya yapınca ayrı büyü gibi bu liste uzayıp gidiyor. Kısacası, Harry Potter hayranları hep o hayal ettikleri büyüleri artık kendileri yapabiliyordu. Ancak bu sisteminde bazı sorunları vardı. Büyü listesinin uzayıp gitmesi, sistemin en büyük sorunuydu. Bir dövüş sırasında hızlıca büyü yapmak isterken başka büyü yapıyorduk. Bazı kombinasyonları hatırlamak zordu. Büyülü eşyaları kontrol etmek de aynı derecede zordu. Yapımcılar Melez Prens’de bu sorunları çözmüşler. Ancak sorunları çözerken sistemi geliştirmek yerine geriletmişler. İlk oyunla hemen hemen aynı olan büyü çeşitlerimiz aynı zamanda biraz da azalma göstermiş. Büyü yapmak için uzun uzun hareketler yapmak yerine birkaç basit hareketle bu işi halledebiliyoruz. Etrafta bulunacak fazla gizli eşya olmadığı için, yapabileceğimiz büyüler de zaten sınırlı. Ancak Melez Prens büyü sisteminde gerilerken düello sisteminde ilerlemiş. Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nda büyü yaparken, kütük gibi durup gelen giden tüm büyüleri yiyorduk. Battalgazi Misali tüm büyülere göğsümüzü siper ediyorduk. Ancak bu oyunda, savunma büyüleri dışında, rakibin büyülerinden kaçmak için yeni hareketler geliştirilmiş. Bu şekilde oyun çok daha zevkli bir hal almış. Düello yaparken, rakibin hareketlerini izlemek, onun açıklarını kovalamak ve büyü yaptığı zaman kaçmak oyunu daha gerçekçi bir hale getiriyor. Melez Prens’in büyü sistemi oyunun en büyük artılarından birisi�

Diğer artı ise, artık iksir yapabilmemiz. İksir Harry Potter dünyasında en az büyü kadar önemli bir yer tutuyor. Hatta bazı zamanlarda, büyüden bile daha etkililer. Zaten esere adını veren Melez Prens bir iksir kitabının adı. İçindeki tarifler sayesinde Harry birçok farklı büyü ve iksir yapabiliyor. İksir için oyunda özel bir sistem geliştirilmiş. Karşımızda kocaman bir kazan ve çeşitli şişeler var. Bu şişeleri döktükçe iksirin rengi değişiyor. Ekranın sağ tarafında, iksiri hangi renge getirmemiz gerektiğini söyleyen talimatlar bulunuyor. Bir şişeye fareyle tıkladığımız zaman, onu elimize almış gibi şişe havaya kalkıyor. Klavye ve fare yardımıyla bu şişeleri istediğimiz gibi kullanabiliyoruz. Ancak ilk başlarda, şişeleri kazanın içine dökmek bayağı zor. İksir yapmak için sadece şişeleri döküp durmuyoruz. Onlaır çalkalamak da gerekebiliyor. Bunun dışında, etraftaki, böcek, solucan gibi canlıları da kazanın içine atıyoruz. Bazen kazanın ısısını ayarlamak gerekiyor ya da içindeki iksiri belirli renge gelene kadar karıştırmak. İksir sistemi bir iki hata dışında gayet başarılı ve eğlenceli olmuş. Hogwards’ın ünlü spor oyunu Quidditch de oyundaki yerini almış. En son bu sporu Ateş Kadehin’de yapmıştık. Melez Prens’de bol bol Quidditch maçlarına çıkıyoruz ve antrenman yapabiliyoruz. Sadece fare ile kontrol edilen Quidditch ile uçmak gerçekten çok zevkli. Ancak maçlarda sadece amacımız, sırasıyla havadaki dev yıldız şekillerinin içinden geçmek olduğu için sistem gerçek bir maç havası bırakmıyor. Arada rakip takımın oyuncularına vurmasak çekişme bile olmayacak. Buna rağmen, yükseklik ve hızla gitme duygusu oyunda çok iyi yansıtılmış. Özellikle hızlı giderken, ani hareketlerle yıldızların içinden geçmeye çalışmak çok zevkli�

Oyuna bir de kulüp sistemi eklenmiş. Hogwards’ın Düello, Quidditch ve İksir kulüplerine üye olabiliyoruz. Buralarda amacımız, ilgili aktiviteyi yapıp puan toplamak. Bu puanlar hiçbir işe yaramasa da, düello kulüplerinin şampiyonu olmak için uğraşmak çok zevkli. Aynı şekilde Quidditch antrenmanları da Harry Potter severlerin ilgisini çekecek. Bazı iksirler Harry’in güçlenmesine de yarıyor. Bu yüzden bol bol iksir kulübüne gitmekte fayda var. Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın en güzel yanı yaşayan okul ortamının gerçekten verilmesiydi. Bazen öğrenciler amaçsızca sağa sola yürüyüp bizi sinir etse de yine de okul tadını alıyorduk. Melez Prens’te etrafta çok az öğrenci var. Arada bir okulun kabadayıları bize saldırıyor, biz de onların ağızlarının payını veriyoruz. Düellolar bir önceki oyuna kıyasla burada daha fazla ve akıllıca kullanılmış. Etrafta dolaşırken, bazı öğrenciler bizden yardım istiyor. Eğer onlara yardım edersek, etrafta bulunan aslan heykelleri Harry’e ödül veriyorlar. Bir önceki oyunda bir yandan ana görevleri yaparken öte yandan Hogwards’ın içinde maceralara çıkıyorduk. Melez Prens’de bu sistem yok. Yaklaşık 9 saat süren ana görevleri istediğimiz zaman yapıyoruz. Ana görevler biraz daldan dala atlıyorlar. Oyunu bitirdikten sonra, etraftaki ekstraları toplamak için tekrar okulda dolaşabiliyoruz�

Melez Prens’in grafikleri bir önceki oyunla neredeyse aynı olmuş. Sadece bir iki ufak değişiklik var o kadar. Bir iki yeni karakter eklenmiş ve modellemeler değişmiş. Harry, farklı kostümler giyebiliyor. Bir önceki oyunda, gizli odaları bulmak için tabloların şifresini bulmak için uğraşıyorduk. Ne yazık ki bu eğlenceli sistemde Melez Prens’ten çıkartılmış. Seslendirmeler ise oyunun en zayıf halkası. Harry Potter’ı bile başka birisi seslendirmiş. Ancak yapılan başarılı dublajla bunu fark etmiyoruz bile. Melez Prens artı ve eksileriyle Harry Potter hayranlarına hitap eden bir oyun. Serinin hayranı olmayanlar eğer bir önceki oyunu denedilerse bunu oynamalarına gerek yok. Ancak Harry Potter fanatikleri bu oyundan büyük zevk alacaklar.

Watchmen: The End Is Nigh Part 2

Mart 01, 2010 :: Posted by - admin :: Category - Aksiyon, Genel

Geçtiğimiz aylarda, Watchmen filmiyle birlikte sadece internetten satışa sunulan Watchmen: End is Nigh oyunu, bayağı ilgimi çekmişti. Yapımcı firma, ilginç bir pazarlama tekniği kullanıp bir oyunu parça parça satmayı düşündü. Bu pazarlama tekniği oyun severlerin bayağı tepkisini toplamıştı. Ne de olsa kimse, sadece Part 1 (İlk parça) olan bir oyuna para vermek istemezdi. Ancak End is Nigh Part 1, müthiş grafikleri, farklı oynanışı ve yüksek şiddet dozuyla kaliteli bir yapım olduğunu göstermişti. Eskiden efsane olan önüne geleni döv tarzı olan bu oyun, Watchmen filmi ve çizgi romanın öncesindeki bir zamanda geçiyordu. Yapımcılar kısa süre sonra, ikinci parçanın da duyurusunu yaptı. Yine satış taktiği olarak filmin DVD ve Blue Ray’iyle birlikte piyasaya sürülecekti. Watchmen: End in Nigh Part 2 nihayet satışa sunuldu. Oyun için beklentiler yüksek, acaba bu yeni halka ne kadar güçlü? Watchmen konu olarak alternatif bir zaman diliminde geçiyordu. Nixon başkanlığını devam ettirir, süper kahramanlar devletin emriyle Vietnam Savaşı’na müdahale eder. Dr.Manhattan adlı üstün kahraman sayesinde savaşı bu sefer Amerika kazanır . Bundan sonrası ise tamamiyle Alan Moore’un yaratıcı ve karanlık bakış açısına göre tekrar yaratılmıştır. End is Nigh 1977 yılında geçiyor. Çizgi romanı okuyanlar ya da filmi izleyenler hatırlar. Bu zaman dilimi Süper kahramanlığı yasaklayan Keene Yasaları’ndan çok kısa bir süre öncesi. Polisler isyanda ve toplumu ayakta tutan tek gerçek güç maskeli kahramanlar. Ancak Alan Moore’un karanlık bakış açısı nedeniyle, süper kahramanlar halk tarafından tapılan ve sevilen kişiler değiller. Polis yerine onlar otorite olduğu için Watchmen 77′deki otorite karşıtlarının en büyük hedefi haline gelmiş. İşte bu kaos zamanlarında anarşist eylem yapan herkesin ağzında tek bir slogan dolaşıyor. Who Watches the Watchmen? Yani Watchmen’i kim gözlüyor? Aslında bu laf Alan Moore’un yaratıcı bir kelime oyunu. Halkı izleyen, gözleyen bir otorite olan Watchmen’i denetleyen kimse yok. Tüm otoriteler gibi, onlar da bu güç nedeniyle yozlaşmış haldeler. Alan Moore’un gerçekçi bakış açısına göre, süper kahramanlar mitolojik kusursuz varlıklar değil. Her birinin insani zaafları var hatta bazıları suça bile mehilli. End is Nigh bir Hack’n Slash oyunu için izlenebilecek en iyi zaman dilimini konu alıyor…


Sabah oldu, bu adamı da dövdükten sonra işkembeciye gidelim.

Oyunun ilk parçasında, tüm bu olayların başlangıcını görmüştük. Hapishane isyanıyla başlayan macera Underboss adlı süper kötüyle yapılan savaşla son bulmuştu. Bu sefer polis grevi sırasında, sadece suçlularla değil anarşi yanlısı halkla da uğraşacağız.

Who plays Watchmen?

Oyunun ilk parçasında, Rorschach ve Nite Owl adlı karakterleri yönetiyorduk. Bu karakterlerden Nite Owl Batman’den esinlenmiş bir karakterdi. Onun gibi zengin ve süper gücü olmayan bir süper kahraman. Rorschach ise Watchmen’in en karizmatik ve popüler olmuş karakterlerinden. Mürekkep (Rorschach) Testi şeklindeki maskesi, dedektif filmlerine özgü yağmurluk ve fötr şapkasıyla birlikte, Rorschach çok gizemli ve ilginç bir karakter. Sürekli kızgın ve karizmatik bir ses tonuna sahip Rorschach, şiddete aşırı eğilimli. Bu karakterleri tanıttım çünkü ilk parçadaki gibi yine bu adamları kullanıyoruz. Watchmen’de onlarca karakter varken, bu süper ikiliyi kullanmak zevkli olsa da kötü bir seçim. Part 1′da zaten ikisiyle yeterince oynamıştık. Bu yeni parça daha ana menüden bazı şeylerin sinyalini veriyor. Ana menü de ufak bir animasyon değişikliği ve Part 2 logosu dışında hiçbir değişiklik yok. Hatta eksilme bile var. Part 1′da bulunan ve oyuna kendine yakışır karanlık bir tat katan yağmur animasyonu Part 2′un ana menüsünde yok. Buradan zaten bir şeyler olduğundan şüphelenmiştim. Daha öncede söylediğim gibi oyun sırasında polisler grevde. Sokaklardaki anarşi Part2′un en büyük artısı. Hatta o kadar büyük bir artı ki, bir iki eksiyi bile görmezden geldim. Yine çizgi roman şeklinde hazırlanmış bir giriş filmiyle oyun başlıyor. Rorschach elinde bir videokaseti ile ortağı Nite Owl’un yanına geliyor. Bir kız kaçırılmış, polisler grevde olduğu için olayı çözmek bu ikiliye kalıyor. Video üzerinde ufak bir araştırma yapan Nite Owl kızın kaçırıldığı yerin tabelasını netleştiriyor. Böylece ikili kurtarma operasyonu için yola koyuluyor. Bu olay size sıradan bir süper kahraman macerası olarak gelebilir. Ancak kızın kaçırıldığı yer porno film stüdyoları. Kısacası Watchmen ekibi bu sefer pornoculara karşı savaşıyor�

Gittiğimiz yer kocaman bir film stüdyosu, aynı zamanda bar ve eğlence merkezi. Kısacası adult adına ne varsa bu mekanda bulunuyor. Bu mekanın bu kadar büyük ve uzun olması Nite Owl’un dikkatini çekmiş olacak ki, bölüm sırasında olayla ilgili laf sokmayı da ihmal etmiyor. Stüdyo boyunca karşımıza, kravatsız renkli takım elbiseler giyen, gömleklerinin düğmeleri açık, saçları bonus model ve kalın polis gözlüklü adamlar çıkıyor. Kısacası eski Türk filmlerinde jönlerden dayak yiyen tırt tiplere benziyorlar. Dönem oyunu olduğu için bu tarz giyinmek normal. Ancak içinde bulunduğumuz mekanın durumu nedeniyle, bir ara bölüm sonunda karşıma Nuri Alço ya da Coşkun çıkacak diye düşündüm. İlk parçanın en büyük özelliği, çizgi romana uygun şekilde şiddetin bol olmasıydı. Oyun şiddeti, estetik şekilde yansıtıp bundan zevk almamızı sağlıyordu. Ancak ikinci parçada bir gariplik var. Şiddetin dozajı bayağı bir kısılmış. Sanki iki parça arasında geçen dönemde, karakter terapi görüp sakin insanlar haline gelmişler. Anlaşılan, yapımcılar ilk oyunun şiddet düzeyi yüzünden bayağı bir tepki almışlar. Ancak unuttukları şey bu oyunun adı Watchmen, Looney Toons değil.

Asayiş berkemal

Part 2′da bir önceki parçada olduğu gibi 3 bölüm bulunuyor. Haliyle oyunun bu kadar kısa olması nedeniyle, en acemi oyuncu bile birkaç saate onu bitirebilir. Ancak oyunun en büyük artısı iki farklı karakter kullanabilmemiz. Rorschach ve Nite Owl aynı oyunda olmalarına rağmen hem kişilik hem de dövüş yeteneği olarak çok farklılar. O kadar farklılar ki sanki, iki ayrı oyundaymışız hissini veriyor. Rorschach’ın en büyük silahı deliliği. Çok çevik, karizmatik ses tonuyla naralar atıp düşmanın üzerine atlıyor. Düşmanın elindeki silahları kapabiliyor. Rorschach için bu bölümde yeni silahlar eklenmiş. Meşale, bıçak, gürz, İngiliz anahtarı gibi silahları hem Rorschach hem düşmanları kullanabiliyorlar. Ama oyunun şiddet miktarı azaldığı için hiçbir zevki yok. Part 1′da Rorschach ile levyeyi kapıp düşmanların kafasına sokmak müthiş bir zevkti. Bu tarz bir aksiyon olmadıktan sonra değil gürz, ışın kılıcı gelse Part 1′ın verdiği zevki geçemiyor. Nite Owl ya da Nam-I Diğer çakma Batman ise, esinlendiği karakter gibi hiçbir süper güce sahip değil. Dövüş yeteneği ve giydiği Baykuş tasarımlı kostümü sayesinde düşmanların canına okuyor. Hiçbir silah kullanamıyor ama kostümü sayesinde Rorschach’e göre çok daha güçlü. Ancak bir o kadar da yavaş. Robocop misali bir dövüş tekniği var. Rorschach borulardan tırmanıp, kapı aralıklarından içeri girebiliyor. Ayrıca kilitli kapıları maymuncukla açabiliyor. Nite Owl ise, Batman’in ki gibi bir tırmanma tabancasına sahip. Bu sayede ikili yeri geldi mi bir birlerinden farklı yollardan ilerleyebiliyorlar. Bunların hepsi hemen hemen ilk bölümde de vardı. Burada farklı olan, ikisi birleşip, kapalı kapıları iterek açabiliyorlar. Bu ikilinin zıtlıkları sadece, dövüş sistemlerinde değil. Aynı zamanda zıt karakterlere sahipler. Rorschach suçlulara karşı acımasız ve her şeyin kötü tarafından bakıyor, tam bir pesimist. Nite Owl ise, daha sakin, klasik müzik tutkunu, memur tipli birisi. Olaylara iyi tarafından bakmaya çalışıyor. Bu ikilinin diyalogları, oyunun en büyük artılarından birisi olmuş. Özellikle, çizgi romana yaptıkları göndermeler oyunun adına laik olmasını sağlıyor�


Kavga etmeyin kızlar, ben hepinize yeterim.

Part 1′ın en büyük özelliği, müthiş grafikleriydi. Bu bölümde grafiklere bazı eklemeler ve çıkartmalar yapmışlar. Kahramanlarımız kostümleri çok daha detaylı ve güzel olmuş. İlk bölümdeki mekanlar sürekli karanlık ve darken bu bölümde geniş ve ferah mekanlar var. Kısacası ilk bölüme kıyasla daha aydınlık ve sakin bir oyunla karşı karşıyayız. Yağmur ve su efektleri bu bölümden çıkartılmış. Anlaşılan, oyun DVD’lerin satışına yetiştirilmek için aceleye getirilmiş. Ciddi anlamda bir değişiklik olmadığı gibi eksiklikleri daha fazla olmuş. Yapay zeka ilk oyunda pek parlak değildi ama bu oyunda tam bir yapay geri zekalı olmuş. Bazen düşmanlar oraya buraya takılıp anlamsızca koşuyorlar. Hareketleri fazlasıyla yapay gerçek bu yüzden bir dövüş tadı vermiyor. İlk oyundaki mekanlarda bir çok gizli yer bulunuyordu. Ancak Part 2 da bunlar da çıkartılmış. Part 1′da en çok sinir olduğum şey dövüşler sayesinde, rakiplerin sadece bize saldırmasıydı. Yapımcıları bunu düzeltmişler, düşmanlar bize olduğu kadar ortağımızı da saldırıyorlar. Combo sistemi ve karakterlerin özel hareketleri hiçbir değişiklik yapmadan aynen Part 2′ye de yansıtılmış. Son söz olarak Watchmen End is Nigh büyük bir potansiyele sahipti. Ancak, yapımcıların aceleye getirmesi nedeniyle, dünyanın en iyi edebi eserlerinden birisi sayılan Watchmen çizgi romanlarına yakışmayacak bir oyun ortaya çıktı. İlk Part çok zevkliydi, bu da zevkli ama içinde hiçbir ciddi değişiklik yok. Oyunun iki parçasını birleştiren ve tek bir oyun gibi satan bir versiyonu piyasaya sürüldü. Eğer onu alırsanız bir sorun yok. Ama ayrı ayrı almaya kalkarsanız şiddetle ilk Part 1′ı tavsiye ediyorum. Kısacası iki part birleşse adam gibi bir oyun etmiyor. Eğer farklı Watchmen karakterlerini konu alan yeni bölümler gelirse, bu oyun grafik motoru ve dövüş sistemiyle çok daha iyi bir yerlere girebilir. Ancak bu haliyle sadece Watchmen hayranlarını hedefliyor. İçindeki ince espriler nedeniyle Watchmen hayranları bu oyunu mutlaka oynamalı.

Call of Juarez: Bound in Blood

Mart 01, 2010 :: Posted by - admin :: Category - Aksiyon, Genel

Babamla koltuğa kurulmuş İyi, Kötü, Çirkin’i izlerken düşündüğüm tek şey filmin ne kadar başarılı olduğu değildi. Çoktan kafamda bana ait, tamamen benden beslenen bir kovboy yaratmıştım bile. Elimde oyuncak Altıpatlar, çevrede “dıkşın, dıkşın!” nidalarıyla dolaştığımı tahmin edebiliyorsunuzdur herhalde. Sonrasında alınan şapkalar, çizmeler, yelekler ve aile bütçesinde açılan delikler… Hepsi ne içindi? Basit bir çoçukluk hevesi için mi? Eğer günün birinde biri bana bu soruyu soracak olursa kesin bir dille “Hayır” diyeceğim. Tamam, belki kovboy olmak isteyecek yaşı çoktan geçtim ama içimdeki vahşi batı aşkı, kovboylara duyduğum hayranlık hiçbir zaman bitmedi. Onlara ait ne varsa tükettim diyebilirim. Kostümler, filmler, oyunlar.. Oyunlar mı? Sanırım birkez daha düşünmem gerekecek. Zira karşımda vahşi batı temalı bir devam oyunu duruyor. E o zaman ne diyoruz? Adios amigos!

Bir avuç insanın neler yapabileceğini tahmin bile edemezsin!

Piyasadaki benzer oyunları saymaya kalkıyorumda sayıları 3′ü, 4′ü geçmiyor. Hal böyle olunca insan sormadan edemiyor “niye bu kadar azlar” diye. Şaka değil vahşi batıdan bahsediyoruz; bir dönemin popüler kültürü, sinemanın parlak tarafı.. Eğer kafamı duvara çarptığımdan beri beynimde hasar oluşmamışsa yanlış hatırlamıyorumdur; ben henüz küçük bir çocukken pazar sefalarımız vardı TRT’de. Sadece pazar değildi aslında. Hafta içi de olurdu ama pazarları bir başkaydı. Ailecek kurulurduk TV başına, işte o zamanın karizma kovboyu kimse adamı dört gözle izlerdik (birde acayiptir bizim ailede gözlüksüz fert yok). Ağzından çıkacak tek bir kelimeyi, yapacağı ufak bir hamleyi heyecanla beklerdik. Ne günlerdi be.. Şimdi düşünüyorum da, küçükken kovboy olma hayalleri kuran tek çocuk, TV başında kendinden geçen tek aile de benim ailem olamaz ya. Peki bu kadar sevilen bir temadan nasıl oluyor da bu kadar az oyun çıkıyor? (birkaç satır öncesi.) Artık oyun yapımcılarının uyuzluğundan mıdır bilmiyorum ama hep göz ardı edildi bu tema. Ya da cesaret edilemedi. Zira oyuncuyu sınırsız betona boğup, eline son teknoloji silahlar yerleştirmekten daha zor bir iş bu. Ama neyse ki cesaret edecek birileri varmış. Şöyle bir bakıyorumda kimler var kimler yok diye; aklıma Outlaws, Gun ve Desperados geliyor. Harbiden çok azlarmış. Hah birde Call of Juarez vardı. Grubun lideri, uzun boylu, temiz yüzlü, zeki şahsiyet…

Evet kovboy, seni bağışlamam için bana bir şeyler anlat. Mesela hikayenden başla.

Sanırım bizim ailenin anormalliklerini bir kenara bırakıp, asıl konumuz olan Call of Juarez: Bound in Blood’a (CoJ: BiB) dönmemiz gerekiyor. İlk oyunu oynayan -şanslı arkadaşlar- hatırlayacaklardır Call of Juarez’in nasıl etkileyi bir senaryosu olduğunu. İşte CoJ: BiB tam da ilk oyunun ağırlığına yakışan bir girişle karşılıyor bizleri. Ekranda iki adam var. Birbirlerine silah doğrultmuşlar. Ardından kamera biraz hareketleniyor ve hemen köşede güzel bir bayan olduğunu görüyoruz. Ne var ki güzelliğine doyamadan yüzündeki endişeye takılıp kalıyoruz. Daha “sanırım bu kadın yüzünden birbirlerine silah doğr..” demeye kalmadan ekran kararıyor ve epey geriye, 20 yıl öncesine gidiyoruz. İç savaş dönemindeyiz, ekranda Ray var. İlk oyundan tanıdığımız, Billy’nin üvey amcası olan Ray. Anlıyoruz ki Ray yine ana karaktelerden biri olacak. Sonradan öz kardeşi Thomos’da devreye giriyor ve ordudan kaçış için her şey tamamlanıyor. Kasabaya dönüyorlar ama ne dönüş! Şerif ikiliden silahlarını vermelerini istiyor. Bir adamın vahşi batıya silahsız girdiğinde başına neler gelebileceğini ilk oyundan çok iyi biliyoruz. Ray’de bunu göz önüne alarak şerife meydan okuyor ve büyük düelllo başlıyor. Gerçekleşen düelllo sonucunda şerifi öldürüyoruz ve gerideyse sadece ordudan kaçıp, cinayetle aranan ikilimiz kalıyor…Tüm bunlar gerçekleşirken tıpkı küçüklüğümde olduğu gibi ağzım açık bakıyordum. Gerçekten de yine yapacağını yaptı Juarez. Derin bir senaryo bekliyordum ama bu kadarını da değildi. Oyunu oynuyorum ama nasıl, kafa başka yerde. Adeta beynimden vurulmuşa döndüm, şu anda benimle değil, ruhumla irtibat kuruyorsunuz. Şaka bir tarafa gerçektende çok güçlü temeller üzerine kurulu bir senaryoya sahip CoJ: BiB. İlerledikçe bunu daha iyi anlıyor ve resmen büyüleniyorsunuz. Keşke Techland diğer oyunların senaryosuna da el atsa diyerekten ilgili teknik detaylara geçiyorum.

Buralarda silahını ne kadar hızlı kullanırsan o kadar çok yaşarsın.

CoJ: BiB tıpkı ilk oyunda olduğu gibi iki ana karakterden meydana geliyor. Ray ve Thomos biladerleri kontrol ettiğimiz oyunda, sistem fazlasıyla basit; yeni bölüme başlamadan önce ikiliden birini seçmemiz isteniyor. Seçtiğimiz karakteri biz, diğer karakteriyse bilgisayar yani yapay zeka kontrol ediyor. Fakat burda dikkat edilmesi gereken bir husus var. Karakteler arası seçim yaparken bazı kriteleri göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Çünkü ikili arasında gerçekten kayda değer farklar var. Mesela Ray’den başlayalım. Ray, elinde taşıdığı iki silahla meşhur arkadaşımız. Yakın mesafede ve düellolarda usta oluşu bir kenara kalabalık gruplara karşı savaştığımızda fazlasıyla başarılı. Elinde iki silah taşıdığını söylemiştik. İşte bu silahların bir keramaeti varmış. Şöyle ki, birden fazla düşmanla karşılaştığımızda silahın ibresi ikiye ayrılıyor. Böylece iki silahı birbirinden bağımsız olarak kullanabiliyorsunuz. Yani aynı anda iki düşmana birden nişan almak mümkün oluyor. Başta bu kullanıma alışmak biraz zaman alıyor ama alıştığınızdaysa oyundan aldığınız keyif katlanarak artıyor. Ha ben elimde iki silah istemem diyorsanız birde dinamitimiz var. Ray’in bir dakika bile yanından ayırmadığı dinamiti diğer elinize alarak düşmanlara korku saçmakta sınırsız özgürlüğe sahipsiniz. Son olaraksa Ray’in bıçaklarının olduğu haberini verelim. Bu bıçaklar sayesinde kesme, biçme ve deşme (!) işlemlerini rahatlıkla halledebiliyorsunuz. Şimdi gelelim Thomos biladerimize. Thomas, Ray’in tam tersine uzak mesafede başarılı. Haliyle bu özelliğini göz önüne alırsak Thomos’ı uzaktan gelen, tepeden inen her türlü düşmana karşı kelle uçurma görevinde kullanabiliyoruz. Thomos’ın bunların dışında ekstra bir özelliği yok. Ha bir de unutmadan Ray’in bıçaklarından onda da mevcut. İstediği an bıçakları düşmana fırlatıp, koca bedeninin çuval gibi yere serilmesine sebebiyet verebiliyor. Tabi bunlar karakterlerin has özelliklerini oluşturuyor. Birde oyunun size verdiği ödül niteliğindeki özellikler var. Şöyle ki oyunda bir adet özel güç barı bulunuyor ve başarılarınıza göre doluyor. Kıvama geldiğindeyse oyun size ayrıcalık tanıyor. Mesela Ray’le 12 farklı hedefe kurşun yağdırırken, Thomos’la ise ağır çekimde hareketsiz kalan 6 düşmanı tek hamlede yere indirebiliyorsunuz. Hoşunuza gitti değil mi?

İtiraf etmeliyim ki, Ray’le oynarken aldığım keyif en üst seviyeye çıktı. Bunun sebebiyse; Ray’e eklenen birtakım özelliklerin oyuncuya yeni tatlar tattırması. Zaten söz konusu özellikler sadece seride değil, FPS türünde de ilkleri oynuyor. Bu yüzden CoJ: BiB’i sıradan FPS’lerden ayırmakta zorluk çekmiyorsunuz.

Bak dostum vahşi batının kendine has birtakım kuralları vardır. Ve sen bu kurallara çabucak alışsan iyi olur.

CoJ: BiB’de Left 4 Dead benzeri bir bölüm sistemi mevcut. Temelde beş adet bölüm var ve bu bölümler kendi içinde üç kısıma ayrılıyor. Yani biraz matematiğin nimetlerinden faydalanırsak; 5*3 gibi basit bir işlemden sonra, oyunda 15 bölüm olduğu sonucuna varırız ki bu cevap bizi ÖSS’de milyonlarca insanın önüne alır (ama nedense evdeki hesap hiç bir zaman çarşıya uymaz). Tabii ki konumuz bu değil. CoJ: BiB bunca bölümünün yanı sıra 6 adet yan bölümüyle 8 ila 10 saat arası değişkenlik gösteren bir oynayış süresine sahip. Ekstra olarak her bölüm sonunda sizi bir düello bekliyor. Mantık aynı; tek yapmanız gereken çan sesini iyi takip edip, doğru zamanda tetiğe basıp, düşmanı delik deşik etmek. Sonrasında ufka selam verip, bir sonraki bölüm için biletinizi almak fazlasıyla yeterli. Aslında bu tür bilgilere fazla takılmayı sevmiyorum. Çünkü okuyucuyu salak yerine koymak gibi bir şey oluyor. Sonuçta bunların hepsini siz farkedebilecek ve uygulayabilecek kapasiteye sahipsiniz. O yüzden ben direk oyunu oynarken hoşuma giden şeylerden bahsetmek istiyorum. Zaten bir oyun editörünün görevi başka ne olabilir ki? En başta oyunun çizgisel bir yapısı olduğunu kabul etmek gerek. Oyun sizi nereye sürüklerse, o tarafa gitmek zorundasınız. Her ne kadar yan görevlerde serbestliği oldukça yüksek dozda hissetsek de, ana görevlerde durum genellikle böyle. Ama neyse ki, CoJ: BiB kendi keline bir nebze olsun çözüm bulmuş. Şöyle ki, çizgisel oynayış, tamamen oyuncunun zekasına ve hünerlerine bırakılan bir sistemle aşılmış. Mesela oyunda düşmanların nereden saldıracağını, nerelerden çıkabileceklerini tamamen zekanızla çözmeniz gerekiyor. Düşmanı gördüğünüzdeyse kontrol tamamen elinizde. İstediğiniz stratejiyi ortaya koyup, hünerlerini konuşturabiliyorsunuz. Bu sayede monotonluk “önüne geleni indir” izlenimi büyük ölçüde azalıyor. Monoton yapıya son darbeyiyse karşılacağınız sürprizler vuruyor. Bölümler genellikle baskın yapma ya da baskından kaçma gibi basit bir döngü içinde geçip dursa da, bazı bölümlerin zekice kurgulandığı ve sizi şaşırttığı bir gerçek. Bir bakmışsınız farkında olmadan, “Vay canına, helal olsun, yürü be koçum” gibi baba cümleler kurmaya başlamışsınız bile.

CoJ: BiB’in en çok merak ettiğim yönlerinden biri yapay zekanın nasıl davranacağıydı. Oyunu oynamaya başlatıktan itibaren yapay zeka beni fazlasıyla tahmin etti. Düşmanların erken tepki vermeleri ve açıkgözlü davranmaları göz doldururken, apaçık bir vaziyette size saldırmayıp, etraftaki objeleri saklanma amaçlı kullanmaları göz yaşartıyor. Hareketliler, tek bir bölgede sabit kalıp, açık hedef olmuyorlar. Bu da sizin onları vurmanızı bir hayli zorlaştırıyor. Şimdi diyeceksiniz yeni nesile girdik, zombi gibi üzerimize fırlayan düşmanlar zaten geride kaldı. Evet doğru geride kaldı ama CoJ: BiB günümüz yapay zekasını güzel bir şekilde kullanıp, üstüne bir şeyler daha katarak daha ileriye taşımış. Hem de hala ağaç gibi bekleyen düşmanlarla dolu FPS’ler ortalıkta cirit atarken. Oyunun zaten iyi olacağını tahmin ediyordum ama yapay zekadaki kalite oyunun bir “vahşi batı klasiği” yapmaya yetmiş. Evet anahtar cümleler bunlar. Oyun süresi boyunca bunu düşündüm durdum; bu oyunu sadece vahşi batı atmosferini çok iyi yansıttığı için ya da kovboy mitolojisi başarıyla aktardığı için sevmemiştim. Teknik kısımda başarılı işler çıkarttığı ve yaratıcı fikirlerleriyle tüm bunları süslediği için “bayılmıştım”.

Bize korkmayı öğretmediler, korkaklara acımayı da. Çünkü korkak insan, her yönden zayıftır. Ve vahşi batıda zayıflara asla yer yoktur.

Az önce taktiksel zekanızın oyunda etkili olduğunu söylediğimde beni pek umursamıyordunuz. Şimdi tekrar söylüyorum, zira birkaç paragraf üstte söylediğim kadar havada kaldığını sakın düşünmeyin. Çünkü etkili yapay zeka nedeniyle her an atik ve dikkatli davranmanız gerekiyor. Bunun içinse tek yapacağınız oyundaki siper alma sistemini kullanmak. Çünkü siper almadan yapacağınız saldırılar genellikle hayatınıza maloluyor. He ne kadar sağlık barı Call of Duty’de olduğu gibi dinledikçe yenilenen bir sisteme sahip olsa da, bazen yere eğilip, dinlenmeye bile vaktiniz kalmıyor, çünkü birkaç mermiyle bile ölebiliyorsunuz. Bu yüzden oyunu koşarak geçme fantazinizi bir kenara bırakın. Zaten oyundaki çatışmaların tümü siper almaya yönelik. Bu sistemde çevredeki her türlü objeyi, Gears of War’de olduğu gibi sadece kafanızı göstererek ateş etmede kullanabiliyorsunuz. Duvarlar, kutular, yapılar ve daha bir sürü çevre öğesini kirli işleriniz için çekinmeden kullanın. Kullanın ki, bölümleri 20-25 dakikada geçtiğinizde koltuklarınız biraz kabarsın.

Ubisoft ve Techland “sıradan FPS” olgusunu unutturmak için gerçekten ter dökmüşler. Tamam ofis ortamlarına girip buna gözlerimle şahit olmadım ama Konsantre Mod’unu gördükten sonra kafamda böyle bir fikir oluştu. Peki nedir diyeceksiniz bu Konsantre Mod’u. Oyunda bir bar var, hemen sağ tarafta. İşte bu bar (bizim barımızdır!) altı kademeden oluşuyor. Konsantre Mod’uysa altı ölü adamdan. Şöyle ki, oyunda altı adam öldürdüğünüzde ekrandaki bu bar tamamen doluyor ve 60 saniye içinde kullanmanız gereken bir özellik kazanıyorsunuz. Özelliği aktif ettiğinizde karşınızdaki düşmanları hızlı bir şekilde hedef alıp, ateş etmeniz gerekiyor. Bu modun asıl amacı; “ne kadar koparırsam kardır” mantığıyla tamamen örtüştüğünden yukarıdaki bar azalana dek seçebildiğiniz kadar düşman seçin. Süre bittiğindeyse seçtiğiniz tüm düşmanlara sağnak sağnak mermi yağdırabiliyorsunuz. Ha olurda özelliği 60 saniye içinde aktif etmezseniz, az önce bahsettiğim bar (bizim olan) üçüncü kademeye düşüyor. Haliyle üç ölü adama daha ihtiyaç duyuyoruz. Ama ben size güveniyorum siz böyle bir hataya düşmezsiniz. Hızlı adam öldürmek için muhteşem bir fırsat olan bu özellik bazen otomatik olarak devreye giriyor. Mesela bir kapı ardında Ray biladerle bekliyorsunuz. Tam bu sırada Thomos kapıyı kırıyor ve dışarı çıkmak isterken bir bakmışsınız Konsantre Mod’una girmişsiniz. Böyle durumlarda heyecanlanmadan düşmanları seçin. Sonrasınydasa ölümlerini zevkle izleyin (duyan da beni psikopat zannedecek). Bir FPS için göz ardı edilemeyecek bu özellik oyunu hem hızlı ilerlememizde hem de yeteneklerimizi konuşturmamızda adeta biçilmiş kaftan. Aynı zamanda oyuna ayrı bir tat katıyor ki, az önce bahsettiğim “sıradan FPS” kavramına yenilikler dahil ediyor.

Vahşi batıda en tehlikeli saatler hava karardığında başlar.

Vahşi batı temalı bir oyunundan ne beklersiniz diye sormaya kalksam eminim hepiniz; “geçtiği dönemin atmosferini, mimarisini ve toplumsal özelliklerini iyi yansıtmalı” derdiniz. İşte CoJ: BiB bu isteklerinizi bir bakıma yerine getirmiş. Öncelikle oyunun ilk oyuna göre kat ve kat daha büyük bir haritası var ve birçok yapı ve nesneyle doldurulduğundan şehir ortamını büyük ölçüde yansıtıyor. Çevredeki evler, variller, kutular ve daha bir sürü obje çevreye fazlasıyla uyum sağlıyor ve gerçekten de tam olması gerektiği gibi. Tek sıkıntı nesnelerde ve bölümlerde kullanılan renklerden kaynaklanıyor. Zira oyun genellikle açık tonda, sarı ve kahverengi renklerden meydana geliyor. Bu yüzden sürekli aynı renkler tekrar tekrar kullanılmış ve bu da zamanla canınızı sıkabiliyor. Fakat Far Cry 2′de olduğu gibi göze battığını söyleyemem, zira çevrede çok fazla nesne yer aldığından çeşitllik hissi bunu unutturuyor. Zaten bu problemi aştığınız an oyunun grafikleri sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Benim asıl beklediğim şey, oyunda daha fazla insan görmekti. İnsaların bir şeylerle uğraştığını görüp, toplumsal yapının da oyunu aktarıldığına dair birkaç kelam etmek isterdim size buracıkta. Ama böyle bir şey yapmaya kalkarsam -çok sevdiğim- bu oyuna torpil geçmiş olurum. Neyse ki ben namuslu bir editör olarak kalmayı tercih ediyorum. Her neyse, evet sırada ikinci plandaki karakter modellemeri var. Şimdi bu konuya nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Zira nerden tutsam elimde kalıyor, büyük bir çelişki içinde buluyorum kendimi. Şöyle ki, oyundaki karakter ve düşman tasarımları fazlasıyla başarılı. Gerek tipler gerekse kılık kıyafet olarak tatmin ediciler ve vahşi batı insanı anımsatıyorlar. Fakat öyle bir şey var ki, tüm büyüyü bozuyor; maalesef karakterlerin ve bilhassa düşmanların yüz ifadeleri sıradan ve kendini çok tekrar ediyor. Hemen hemen çevredeki hiçbir olaya tepki vermiyorlar ve siz gelene dek ruh gibi yaşamaya devam ediyorlar. Oyun boyunca Techland’ın belirlediği noktalar haricinde hemen hemen hiçbir olaya tepki vermiyorlar. Bu durum da ister istemez canınızı sıkıyor. Ama kuş tüyü kadar hafif bu hatalar yüzünden güzelim CoJ: BiB’i üzmek de olmaz. Son olarak çevreyle etkileşimin de olduğunu belirtelim. Ama bunun kutu itmek ve varil devirmekten ileri gitmediğini de ekleyelim ve sizi birazcık hüzne boğalım. Evet beyler, bayanlar ve romalılar! Kapanış konuşmasını yaparken son noktayı koyacak olursak; CoJ: BiB’in vahşi batıyı başarıyla yansıttığını ve birçok yapıyla çeşitlendirerek, hoş bir ortam yarattığını söyleyelim. Ah birde bahsettiğim hatalar olmasaymış, yere göğe sığmazmış. Ama bu haliyle bile ortalamanın çok üstünde.

Gün batımına yarım saaat kala iki adam çarpışır ve sadece çok isteyen hayatta kalır.

Gerçekten uzun bir yazı oldu bu. Yazdık, çizdik ve tarttık en sonunda oyunun single tarafını tüketmeyi başardık sayın TrGamer okurları. Şimdi geldik çok hassas bir noktaya, oyunun multi tarafına. Her şeyden önce şunu belirtmekte fayda var; CoJ: BiB multi olarak diğer FPS’lere ekstra bir özellik katmıyor ama eğlenceli ve uzun süreli bir oynayış sunuyor. Bunun sebebiyse büyük ölçüde bölümlerin etkisi ve vahşi batıya uygun tasarlanan oyun modları. 10 değişik haritada, Hunter, Wanted, Manhunt, Posse ve Will West Legend olmak üzere beş değişik oyun modundan birini seçerek oyunu oynayabiliyorsunuz. Oyun modlarını tek tek anlatmaya gerek duymuyorum zira diğer FPS’ler de olduğu gibi belli bir bölgeyi koruma veya dinamit patlatma gibi bilindik görevlerden meydana geliyor. Maç aratma kısmından arama yaptığınızda seçtiğiniz maça, birkaç saniye bekledikten sonra giriyorsunuz. 12 kişiye kadar destek veren oyunu LAN üzerinden arkadaşlarınızla da oynayabiliyorsunuz. Gerek ağ üzerinde gerekse online arena da gayet kullanışlı ve rahat bir sisteme sahip olan CoJ: BiB, arkadaşlarınızla oynabileceğiniz yegane oyunlardan bir tanesi. Oyun bombardımanı öncesinde multi tarafına mutlaka el atmalısınız.

Onurunla yaşamadın, en azından şerefinle öl.

Evet geldik günün anlam ve önemini belirten sözcüklere. Müziksel anlamda da göz dolduran CoJ: BiB, bir aksiyon oyunundan beklenen her şeyi sonuna dek veriyor. Hız kesmeyen aksiyon sahneleri, heyecanlı kovalamacalar, başarılı yapay zeka ve sorunsuz oynanabilirlik. Bunların hepsi CoJ: BiB için geçerli. Öte yandan grafiksel anlamda da vahşi batı ortamını fazlasıyla yansıtıyor. Tabii ki, her oyunda olduğu gibi CoJ: BiB’in de birtakım eksik yönleri var. Yüz ifadelerindeki yetersizlik ve zaman zaman karşımıza çıkan bug’lar oyunun başlıca hataları. Ama bunlar bir kenara CoJ: BiB kesinlikle vahşi batı oyunları arasında en iyisi. Üstelik sıradanlaşmaya yüz tutan FPS’lere yaratıcı fikirlerle yaklaşıp, eğlenceli bir oynayış sunuyor. Ama ne var ki, ilk oyuna yapılan haksızlık maalesef CoJ: BiB’e de yapılıyor ve hak ettiğinin çok altında puanlar alıyor. Bunu gerçekten anlayamamış olsa da, aldırış etmeden oyunu oynamanızı tavsiye ediyorum. Zira oyun yönünden kıtlığın yaşandığı şu dönemde CoJ: BiB oynayabileceğiniz en iyi aksiyon oyunlarından bir tanesi.

AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS Oyun Hileleri

Kasım 10, 2009 :: Posted by - admin :: Category - Aksiyon, Genel

AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS

Aynı diğer Age Of Empires oyunlarında olduğu gibi oyun sırasındaa ENTER’ basın ve aşağıdaki kodları girin:

ROCK ON = 1000 taş
LUMBERJACK = 1000 tahta
ROBIN HOOD = 1000 altın
CHEESE STEAK JIMMY’S = 1000 yiyecek
MARCO = Tüm haritayı açar
POLO = Savaş gölgesini (fog of war) kaldırır
AEGIS = Hızlı inşaat yapma
NATURAL WONDERS = Doğayı kontrol etmeye yarar
RESIGN = Görevi kaybedersiniz
WOOF WOOF = Uçan köpekler
FURIOUS THE MONKEY BOY = Küçük maymun
HOW DO YOU TURN THIS ON = Cobra otomobili
TO SMITHEREENS = Sabotajcı
BLACK DEATH =Tüm düşmanlar yok olur
I R WINNER = Görevi kazanmanızı sağlar

Not: Kodlar sadece tek kişilik oyunda çalışır.

En çok arananlar: AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS hileleri, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS sifreleri, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS hileler, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS sifreler, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS oyun şifreleri, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS oyun hileleri, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS oyunu, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS, AGE OF EMPIRES 2: THE CONQUERERS hileleri

Age of Mythology hileleri

Kasım 10, 2009 :: Posted by - admin :: Category - Genel

Hile kodu
Hileleri aktive etmek için oyun esnasında ENTER tuşuna basın, hileyi yazın ve tekrar ENTER tuşuna basın.

ATM OF EREBUS : 1000 altın verir
BAWK BAWK BOOM : Chicken-meteor tanrı gücünü verir
CHANNEL SURFING : Bir sonraki senaryoya geçiş sağlar
CONSIDER THE INTERNET : Birimleri yavaşlatır
DIVINE INTERVENTION : Bir önceki tanrı gücünü kullanmayı sağlar
FEAR THE FORAGE : Walking berry bushes gücünü verir
GOATUNHEIM : Tüm birimleri keçiye dönüştürür
IN DARKEST NIGHT : Gece modu
ISIS HEAR MY PLEA : Campain’in hero’larını alma imkanı sağlar
I WANT TEH MONKEYS!!!1! : Birçok maymun verir
JUNK FOOD NIGHT : 1000 yemek
L33T SUPA H4X0R : Daha hızlı inşa
LAY OF THE LAND : Haritayı göster
MOUNT OLYMPUS : Maksimum favor sağlar
O CANADA : Lazer ayı verir
PANDORAS BOX : Rastgele bir tanrı gücü verir
RED TIDE : Suyu kırmızı yapar
SET ASCENDANT : Haritadaki hayvanları gösterir
THRILL OF VICTORY : Oyunu kazandırır
TINES OF POWER : Bir Forkboy verir
TROJAN HORSE FOR SALE : 1000 odun verir
UNCERTAINTY AND DOUBT : Haritayı saklar
WRATH OF THE GODS : Yıldırım fırtınası, deprem, meteor yağmuru ve kasırga gibi tanrı güçleri verir
WUV WOO : Uçan mor suaygırı verir
LETS GO! NOW! : Oyunu hızlandırır (GO! ve NOW! arasında 2 harflik boşluk var)
MR.MONDAY : Yapay zekayı yokeder
ENGINEERED GRAIN : Hayvanlardan daha fazla yiyecek çıkmasını sağlar

oyun esnasında ENTER a basın ve hile modunu aktive edecek kodu yazın..

Effect Code
1000 yiyecek JUNK FOOD NIGHT
1000 altın ATM OF EREBUS
1000 odun TROJAN HORSE FOR SALE
Chicken meteor tanrı güçleri BAWK BAWK BOOM
Kullanılan bir god (tanrı) gücünü açar DIVINE INTERVENTION
Hızlı inşa L33T SUPA H4X0R
uçan purple hippo WUV WOO
Forkboy TINES OF POWER
full haritaLAY OF THE LAND
haritayı gizle UNCERTAINTY AND DOUBT
lazerbear verir O CANADA
yıldırım,deprem,tornado,meteor WRATH OF THE GODS
bir çok maymun verir I WANT TEH MONKEYS!!!1!
Maksimum Favor MOUNT OLYMPUS
New random god powers PANDORAS BOX
gece IN DARKEST NIGHT
kırmızı su RED TIDE
tüm hayvanları haritada göster SET ASCENDANT
yavaşlama ünitesi CONSIDER THE INTERNET
küçük bir ordu verir ISIS HEAR MY PLEA
Goat god power GOATUNHEIM
Sonraki göreve geçiş CHANNEL SURFING
Walking berry bushes god power’ı verir FEAR THE FORAGE
Senaryoyu kazanırsınız THRILL OF VICTORY
hızlı oyun LETS GO! NOW!
ENGINEERED GRAIN
Expert AI MR. MONDAY

En çok arananlar: Age of Mythology hileleri, Age of Mythology sifreleri, Age of Mythology hileler, Age of Mythology sifreler, Age of Mythology oyun şifreleri Age of Mythology oyun hileleri, Age of Mythology oyunu, Age of Mythology, Age of Mythology hileleri

Axis Arena

Eylül 21, 2009 :: Posted by - admin :: Category - Genel, Oyun hileleri

Türü: Hile Kodu

Bölüm seçme menüsünden skirmish’e gidin ve [Sol Ctrl] + [Sağ Alt] + [Page Up] tuşlarına bir saniye kadar basılı tutun. Sonra main menüye geri dönün ve Arm Center’a gidin, artık oyundaki bütün silahları seçebilirsiniz ayrıca skirmish modundaki bütün bölüm ve raundları oynayabilirsiniz.

Büyük kafalar – Oyun esnasında give me a big head yazın ve [Enter] tuşuna basın. Normale dönmek için [Enter]‘a basın get my head back yazın ve tekrar [Enter] tuşuna basın.

AxySnake

Eylül 21, 2009 :: Posted by - admin :: Category - Genel, Oyun hileleri

Türü: Hile Kodu

Hile modunu aktif hale getirmek için oyun esnasında hızlı bir şekilde yön tuşlarıyla sol, sağ ve sol’ a basın.

KIL – Düşmanlarınızı öldürür
NEW – Ekstra hak verir

Not: Şifreleri büyük harfle yazmanız gerekiyor.

Age of Empires 3: The Asian Dynasties Oyun Hileleri

Eylül 21, 2009 :: Posted by - admin :: Category - Genel, Oyun hileleri

Age of Empires 3: The Asian Dynasties Oyun Hileleri

Oyun esnasında ENTER tuşuna basın ve aşağıdaki kodları girin:

x marks the spot – Savaş Sis’ini siler.
medium rare please – 10,000 Food.
give me liberty or give me coin – 10,000 Altın.
nova & orion 10,000 – XP
10,000 – Wood
speed always wins -Anında inşaat.
this is too hard – Bölümü kazanırsınız.
tuck tuck tuck – Monster Truck çıkartır.
ya gotta make do with what ya got -Mediocre Bombard çıkartır.